Cumhuriyet Döneminde Roman ve Hikâye |AYT Edebiyat|

cumhuriyet dönemi roman ve hikaye

Milli Edebiyat Zevk ve Anlayışını Sürdüren Eserler  

Edebi bir tür olarak hikâye Türk edebiyatına Tanzimat Edebiyatından sonra gelmiştir. Bir müddet edebiyatçıların ikinci uğraşı olarak varlığını sürdüren hikâye türü, ilk defa Milli Edebiyat Dönemi’nde Ömer Seyfettin tarafından ön plana çıkarılır.

Cumhuriyet Dönemi edebiyatı içerisinde ise öykü farklı bir yere sahiptir. Yazarların başlı başına bir tür olarak ele alıp eser verdikleri hikâye, bu dönemde de Milli Edebiyat hareketi döneminde belirlenen ilkeleri takip eder.

Bu dönemde özellikle kısa öykü türü hem teknik açıdan hem de dil açısından gelişme gösterir. Maupassant tarzı hikâye denilen ve serim düğüm çözüm planıyla yazılan hikâyeler göze çarpar.

Ülke sorunları, toplumsal gerçekler, aile ilişkileri, geçim sıkıntıları, eğitim problemleri ve Milli Mücadele döneminin etkileri bu hikâyelerini en yaygın konularını oluşturur.

Hikâyelerin dili sade, yalın; anlatımı ise konuşma diline yakın ve sanatsızdır.

İlerleyen yıllar içerisinde köy ve kasaba insanlarının problemleri ile doğada hikâyenin konuları içine girer. I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele ile ilgili konulara, Atatürk ilke ve inkılapları çerçevesinde oluşan konulara değer verilir.

Roman ve hikâyelerde halkın ve Anadolu insanının yaşam tarzı konu edilir. Ahlak bozuklukları, yanlış Batılılaşma ve hurafeler üzerinde durulur. Doğu – batı karşılaştırması temasının işlenmesine devam edilir. Savaş sonrası şehirde ve kırsalda sürdürülen hayat, roman ve hikâyelerde anlatılmaya başlanır. Halk – aydın arasındaki ilişkiler konu olarak ele alınır.

Romanda realist romancıların kullandıkları roman tekniklerine uygun eserler verilir. Hikâyede Maupassant tarzı hikâyeye uygun eserler verilmeye devam edilir. Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar gibi sanatçılar Cumhuriyet Döneminde Milli Edebiyat zevk ve anlayışını sürdüren eserler vermiştir.

Toplumcu Gerçekçi Eserler  

1930’lu yıllardan itibaren ferdi konulardan sosyal konulara doğru bir geçiş görülür. Sosyal romanlar kapsamı içinde köy ve kasaba yaşamı; burada hayat süren insanların çelişki ve çıkmazları ele alınmaya başlanır.

1940 sonrası şiirinde olduğu gibi, hikâye ve romanda değişmeler, iddialar, denemeler görülür.

1930-40 yıllarında ilk örnekleri görülen Toplumsal Gerçekçilik akımı 40 sonrasında yeni içeriklerle daha da yaygınlaşarak devam eder. Türkiye’nin sanayileşme yolunda gösterdiği gelişmeler ve çoğulcu demokrasinin benimsenmesiyle beraber memleket meselelerine de maddeci bir bakışla eğilen yazarların sayısı artmıştır.

Köyden ve İstanbul dışından gelen yazarlar, içinden çıktıkları ortamı, şehirleşme ve sanayileşme sürecindeki köylüleri sosyolojik bakış açısı ile tasvir ederler. Bu dönemde bu anlayışla kaleme alınan yüzlerce eser ortaya çıkar.

Toplumcu Gerçekçiler, toplumdaki düzensizlik ve çatışmaların yanısıra köy gibi küçük yerleşim yerlerinin meseleleri üzerinde yoğunlaşırlar. Ağa – köylü, öğretmen – imam, halk – yönetici, zengin fakir, güçlü güçsüz, aydın – cahil gibi belirgin farklılıklar üzerine üzerinde eserler verirler.

Toplumcu Gerçekçiler, eserlerinde Anadolu coğrafyası ve Anadolu insanını işlerler. Büyük şehirlere göçün meydana getirdiği sorunlar üzerinde durulur. Olayın ve kişileri kişilerin bir düşünceyi doğrulamak veya haklı göstermek üzere düzenlenip anlatıldığı yazarların okuyucuyu kendi düşünceleri doğrultusunda yönlendirmek istediği vurgulanır.

Sanat eserlerinin belli görüşleri ifade etmek için araç olarak kullanıldığı belirtilen halkı aydınlatmak düşüncesiyle bazı yazarların bazı bölgeleri özellikle konu aldıkları görülmektedir.

Toplumsal Gerçekçilik, gerçekçi realist bakımdan farklıdır. Realizmde yazar gördüklerini tarafsız bir gözle sunarken, Toplumsal Gerçekçilikte tarafsızlık söz konusu değildir. Yazarlar sosyalist Marksist ideolojiyi eserlerinde yansıtmaya çaba gösterirler.

Önceleri hikâye yazarken daha sonraları ağırlığı romana veren Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Kemal Bilbaşar, Samim Kocagöz, Yaşar Kemal, Cevdet Kudret Aksal, Fakir Baykurt Talip Apaydın gibi sosyal gerçekçi anlayışına bağlı yazarlardır.

Bireyin İç Dünyasını Esas Alan Eserler

Cumhuriyet Döneminde roman ve hikâyelerde bireyin iç dünyasına bakış açısı göze çarpmaktadır. Bu tür eserlerde kişilerin iç dünyaları, psikolojik çözümlemeleri başarıyla verilir.

Bireyin iç dünyasını esas alan eserlerde, olay örgüsü insana özgü bir gerçekliği ifade etmek üzere düzenlenir. Bireyin iç dünyasını esas alan yazarların insan gerçekliğini farklı yönlerden anlatma gayreti içine girer. Olaylardan ve insanlardan hareketle bireyin iç dünyasını anlatır.

Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Tarık Buğra, Samiha Ayverdi, Mustafa Kutlu gibi yazarlar bireyin iç gün esas alan eserler yazmışlardır.

Modernizmi Esas Alan Eserler

Modernizmi, geleneksel olanı yeni olana tabii kılma tavrı, yerleşik ve alışılmış olanı; yeni ortaya çıkana uydurma ilimi ve düşünce tarzıdır.

Modernizm varlıkların göründükleri gibi olmadığını, yerleşik uzlaşımlara, modern toplumun sıradanlık ve bayağılığını ön plana çıkarır. Modernizmde geleneksel anlatım ve yapı reddedilir, yeni olana yönelim söz konusudur.

Modernizmi esas alan eserlerde, olay örgüsü estetik kaygıyla ve insana özgü bir gerçekliği ifade etmek üzere düzenlenir. Ayrıca alegorik anlatıma önem verilir. Duygu, düşünce ve davranışlarıyla insanın karmaşık bir varlık olduğu vurgulanır.

Bireyin bunalımları ve toplumla çatışmaları anlatılmak istenir. Bireyin hayatı, huzursuzluk üzerine kurulur.

Olay esasına bağlı metinlerde çağrışıma çokça yer verilir anlatımda şiir has söyleyişlere başvurulur.

Cumhuriyet Döneminde Oğuz Atay, Orhan Pamuk gibi yazarlar modernizmi esas alan eserler yazmışlardır.

Bir cevap yazın